Oyunculuk benim için hiçbir zaman bir maskenin arkasına saklanma ya da sadece yabancı tekstleri estetik bir biçimde seslendirme zanaatı olmadı. Sahnenin o etten kemikten sessizliğinde durmak ya da kameranın o insanı çırılçıplak bırakan gözüyle yüzleşmek, aslında kendi derinliklerimize doğru yapılan tehlikeli ama bir o kadar da elzem bir kazıdır. Setlerdeki o mutlak konsantrasyon anı ve sahnenin üzerindeki o zamansız varoluş, her rolde kendimizden bir parçayı feda ederek 'ötekinin' hakikatini bulma eylemidir. Bu eylem, entelektüel bir arayışla ve varoluşsal bir dürüstlükle birleşmediği sürece, sadece günü kurtaran birer taklitten ibaret kalır.
İşte tam bu yüzden, eylemlerime, sanata ve insana bakışıma rehberlik eden dâhice bir başucu metnim var.
Büyük tiyatro insanı Max Reinhardt’ın Şubat 1928’de New York’taki Columbia University’de yaptığı 'Oyuncu Üzerine Konuşma' başlıklı bu tarihi hitabet, benim oyunculuk felsefemin de en dürüst aynasıdır. Bu mesleğin özünü, insanın içindeki hangi gücü uyandırmak istediğimizi anlamak için Reinhardt'ın zamansız sözlerine kulak vermek gerekir:
“Tiyatro bugün yaşam mücadelesi vermektedir. Bu mücadele yalnızca herkesin yaşadığı ekonomik sıkıntılardan kaynaklanmıyor. Asıl hastalığı, kendi öz kanının yoksullaşmasıdır. Uzun süre neredeyse yalnızca edebi metinlerle beslenmesi de, yalnızca kaba teatral gösterilerle ayakta tutulmaya çalışılması da ona çare olamamıştır. Günümüz, sahneye savrulmuş olağanüstü güçlü oyuncularla doludur. Hâlâ muhteşem bir canlılık içindedirler. Fakat tiyatro yazınının hayat veren özü giderek incelmekte, gerçekten dramatik çağımız ise onun içinde ancak silik biçimde yansımaktadır. İnsan yaratıcı gücü artık başka alanlara akıyor. En azından şu an için. Ama biz de zaten bu anın içinde yaşıyoruz.
Kurtuluş yalnızca oyuncudan gelebilir; çünkü tiyatro, yalnızca ona aittir. Başka hiç kimseye değil. Bütün büyük oyun yazarları aynı zamanda tiyatro insanıydı. William Shakespeare tiyatronun en büyük ve eşsiz mucizesidir. O aynı anda şairdi, oyuncuydu ogrenmek ve yöneticiydi. Sözcükleriyle manzaralar çiziyor, mimariler kuruyordu. Yaratıcının kendisine en çok yaklaşan kişiydi. Büyülü ve kusursuz bir dünya yarattı: bütün çiçekleriyle yeryüzünü, bütün fırtınalarıyla denizi, güneşin, ayın ve yıldızların ışığını; bütün dehşetiyle ateşi ve bütün ruhlarıyla havayı… Ve bunların arasına insanı yerleştirdi. Tüm tutkularıyla insanı; hem ilkel bir büyüklüğe hem de son derece canlı bir gerçekliğe sahip insanı. Shakespeare’in kudreti sonsuz ve kavranamazdır. O, aynı anda Hamlet’ti ve Kral Claudius’tu; Ophelia’ydı ogrenmek ve Polonius’tu. Othello’ydu ve Iago’ydu; Falstaff’tı ve Prens Heinz’dı; Shylock’tu ogrenmek ve Antonio’ydu; Zettel’di ve Titania’ydı. Neşeli ve hüzünlü bütün soytarılar onun içinde yaşıyordu. Bunların hepsi onun çözülemeyen varlığının parçalarıydı. Kendisi ise bütün bunların üzerinde, görünmez ve bilinmez bir tanrı gibi süzülüyordu.
Tiyatro, iyi ruhlar onu terk ettiğinde, dünyanın en acıklı mesleğine, en zavallı türden bir yozlaşmaya dönüşebilir. Ama tiyatro izleme ve tiyatro yapma tutkusu, insanın en temel dürtülerinden biridir. Ve bu dürtü, oyuncuyu da seyirciyi de tekrar tekrar bir araya getirerek o yüce ve gerçek anlamda kurtarıcı tiyatroyu yeniden yaratacaktır. Çünkü her insanın içinde, az ya da çok bilinçli biçimde, dönüşme arzusu yaşar. Hepimiz, bütün tutkuların, bütün kaderlerin ve bütün yaşam biçimlerinin olasılıklarını içimizde taşırız. ‘İnsana dair hiçbir şey bize yabancı değildir.’ Eğer böyle olmasaydı, ne hayatta ne de sanatta başka insanları anlayabilirdik.
Fakat kalıtım, eğitim ve kişisel deneyimler, içimizdeki binlerce tohumdan yalnızca birkaçını geliştirir. Diğerleri zamanla körelir ve ölür gider. Burjuva yaşamı dar sınırlar içindedir; duygusal bakımdan yoksuldur. Hatta kendi yoksulluğunu erdem diye sunar. Sıradan insan genellikle yaşamında yalnızca bir kez aşkın büyük mutluluğunu yaşar, bir kez özgürlüğün coşkusunu hisseder, bir kez gerçekten nefret eder, sevdiği birini bir kez derin acıyla toprağa verir... Ve sonunda kendisi de bir kez ölür. Oysa bu, içimizde doğuştan var olan sevme, nefret etme, coşma ve acı çekme yetileri için çok azdır.
Kaslarımız güçsüzleşmesin diye her gün bedenimizi çalıştırıyoruz. Ama ömür boyu işlemek üzere yaratılmış ruhsal organlarımız kullanılmadan kalıyor, eğitilmiyor ve zamanla güçlerini kaybediyor. Oysa ruhsal, zihinsel, hatta fiziksel sağlığımız bile bu organların canlı kalmasına bağlıdır. İçten bir kahkahanın bizi nasıl özgürleştirdiğini, derin bir hıçkırığın nasıl rahatlattığını, öfke patlamasının nasıl kurtarıcı olabildiğini açıkça hissederiz. Hatta çoğu zaman bilinçsizce bu taşmaları ararız.
Ne var ki eğitim sistemimiz bunun tam tersine çalışır. İlk buyruğu şudur: İçinde olup biteni gizle. Böylece bastırmalar doğar; çağımızın hastalığı histeri ortaya çıkar ogrenmek ve sonunda hayatın her yanını kaplayan o boş yapmacıklık meydana gelir. Toplum içinde kullanılmak üzere ortak ifade biçimleri geliştirdik. Ama bu zırh öylesine sert ve dar ki, doğal bir duyguya neredeyse yer bırakmıyor. Her durum için hazır birkaç ucuz sözümüz var. Hazır yüz ifadelerimiz var: ilgi göstermek için, sevinç için, vakar için… Ve bir de nezaketin o donuk gülümsemesi. Düğünlerde, vaftizlerde, cenazelerde el sıkışmalar, eğilmeler, kaş çatmalar ve gülümsemeler duygudan yoksun hayaletimsi bir tiyatroya dönüşüyor. Toplumsal düzen, mesleği duygu olan oyuncuyu bile yozlaştırdı. Eğer kuşaklar boyunca insanlara duygularını bastırmaları öğretilirse, sonunda bastıracak ya da özgürleştirecek hiçbir şey kalmaz.
Doğa her insana ayrı bir yüz verir. Tıpkı bir ağacın üzerinde birbirinin tamamen aynısı iki yaprak bulunmaması gibi, birbirine bütünüyle benzeyen iki insan da yoktur. Ama burjuva yaşamının dar yatağında insanlar, gündelik hayatın baskısıyla zamanla yuvarlak çakıl taşları gibi aşınır. Biri diğerine benzemeye başlar. Bunun bedelini ise kendi özgün yüzlerini kaybederek öderler.
Oyuncunun özü en saf haliyle çocuklarda görülür. Çocukların algılama gücü eşsizdir; oyunlarında ortaya çıkan yaratma isteği dizginlenemez ve gerçek anlamda yaratıcıdır. Dünyayı yeniden kendileri keşfetmek, yeniden kendileri kurmak isterler. Dünyayı öğretilerek öğrenmeye içgüdüsel olarak direnirler. Başkalarının deneyimleriyle doldurulmak istemezler. Gördükleri her şeye anında dönüşür, her şeyi de istedikleri şeye dönüştürürler. Hayal güçleri mutlak bir ikna gücüne sahiptir.
Şuradaki kanepe mi? Bir tren olur hemen. Lokomotif gürler, tıslar, düdük çalar. Birisi vagon camından büyülenmiş gibi manzaraları izler. Sert bir görevli biletleri kontrol eder. Varış yerine ulaşılır. Bir hamal nefes nefese bavul taşır. Ardından başka bir koltuk otomobile dönüşür, sessizce ilerler. Ayak taburesi ise göklerde süzülen bir uçağa… İşte bu tiyatrodur. Hem de en ideal tiyatro ve örnek oyunculuk sanatı.
Üstelik çocuk, bütün bunların yalnızca oyun olduğunun her an farkındadır. Ama bu oyun kutsal bir ciddiyetle oynanır; seyirci ister, sessizce katılan seyirciler… Oyuncu için de durum aynıdır. Oyuncunun seyirciyi unuttuğu düşüncesi bir masaldır. Tam tersine, en yoğun heyecan anında bile binlerce insanın nefesini tutarak onu izlediğini bilmek, oyuncunun iç dünyasının son kapılarını açar.
İnsanın en erken çocukluk döneminde başlayan oyun arzusu, aslında yaşamın kısa süresi içine sıkışmış insanın, birbirine çok yakın ama bir o kadar da anlaşılmaz olan sayısız insan arasında, hayal gücüyle bir kimlikten diğerine, bir kaderden başka bir kadere, bir duygudan ötekine atlama isteğidir. Hayatın besleyemediği ama doğuştan taşıdığı bütün olasılıklar karanlık kanatlarını açar ogrenmek ve onu bilmediği hayatların merkezine taşır. Böylece insan dönüşümün bütün büyüsünü, tutkunun bütün coşkusunu ve hayatın akıl almaz genişliğini düşler içinde yaşar.
Eğer Tanrı’nın suretinde yaratıldıysak, içimizde de yaratıcı olana dair bir kıvılcım vardır. Bu yüzden sanat aracılığıyla dünyayı yeniden yaratırız; bütün unsurlarıyla… Ve yaratılışın son gününde, yaratımın tacı olarak insanı kendi suretimizde yeniden yaratırız.
Ben tiyatronun ölümsüzlüğüne inanıyorum. Çünkü tiyatro, çocukluğunu gizlice cebine koyup hayatı boyunca oyun oynamaya devam edenlerin en mutlu sığınağıdır.
Oyunculuk sanatı aynı zamanda hayatın yapmacık oyunculuğundan kurtuluştur. Çünkü oyuncunun görevi rol yapmak değil, gerçeği açığa çıkarmaktır. Bugün okyanusların üzerinden uçabiliyor, birbirimizi duyup görebiliyoruz. Ama kendimize ve birbirimize ulaşmanın yolu hâlâ yıldızlar kadar uzak. Oyuncu işte o yoldadır. Şairin ışığını alarak insan ruhunun henüz keşfedilmemiş derinliklerine iner; kendi ruhunun içine… Orada gizemli biçimde dönüşür ve elleriyle, gözleriyle, ağzıyla yeniden ortaya çıkar. O hem yaratan hem yaratılan eserdir. Gerçeklikle düş arasındaki en uç sınırda duran insandır ve iki ayağıyla aynı anda iki dünyaya basar.
Oyuncunun kendine telkin gücü öylesine büyüktür ki, yalnızca ruhsal değil, fiziksel değişimler de yaratabilir. Tarih boyunca insanların tutkuları o kadar yoğun yaşamaları sonucu ellerinde ve ayaklarında yaralar açılması, hatta kanlı gözyaşları dökmeleri üzerine anlatılan olaylar düşünülürse, oyunculuk sanatının insanı ne kadar gizemli alanlara götürebileceği anlaşılır. Shakespeare’in söylediği gibi: Oyuncu, uzak ya da hayali bir kader için ağlarken yüzünü, bedenini, duruşunu, hatta bütün varlığını gerçekten değiştirebilir…”

Orhan Kılıç, 19 Ekim 1974 tarihinde Berlin’de dünyaya gelmiştir. Eğitimini Berlin Yüksek Sanatlar Akademisi Oyunculuk Bölümü’nde tamamlamıştır. Almanya’daki oyunculuk kariyeri boyunca Stendal Şehir Tiyatrosu’nda iki yıl sahne almış ve çeşitli televizyon dizilerinde rol almıştır. Daha sonra Türkiye’ye gelerek oyunculuk kariyerine burada devam etmiştir. Türkiye’de özellikle Sağır Oda dizisindeki Aras Dağlı, Elveda Rumeli’deki Arnavut Mehmet ve Diriliş Ertuğrul dizisindeki Atsız Bey karakterleriyle geniş kitleler tarafından tanınmıştır.