Saçmalığın Para Ettiği Bir Dünya
“Saçmalığın para ettiği bir dünya” günümüz dünyasını, yani şu an toplumları oluşturan insanları en iyi ifade eden cümledir. Bu cümle yazıldığı anlamın dışında başka bir anlamda kullanılmamıştır; yani metaforik bir ifade değildir. Günümüzde “saçmalık” gerçekten de para etmektedir. Bu ifadeyi anlayabilmek için öncelikle günümüz dünyasını iyi betimlemek gerekmektedir, ardından insanın ne olduğu ve nasıl bir varlık olduğunu açıklama ihtiyacı doğmaktadır ki bunun sebebi günümüz insanını daha iyi anlayabilmektir. Bu analizler aynı zamanda bize günümüz toplumlarının değerli saydıkları şeyleri ve bu toplumlarda yaşayan insanların doğru değerlendirme (phronesis) yetilerini yitirip yitirmediklerini de gösterecektir.
Günümüz dünyası, teknolojinin neredeyse tüm evlere girdiği, tekniğin her düşünmeyi ve bilimsel etkinliği basite indirgediği, dolayısıyla pek çok insanın bu tekniği kullanarak tüm dünyaya ulaşabildiği bir yer hâline gelmiştir. Sosyal medya ise insanların bu tekniği en iyi kullandıkları ve tüm dünyaya sergiledikleri bir alan olarak kendisini göstermektedir. Günümüz dünyasında toplumların tüm kültürel farklılıklarına rağmen onları ortak noktada birleştiren şey teknik ve sosyal medyadır. Teknik ve sosyal medya ile her şey tekdüze hâle gelir, düşünme geri plana itilir. Teknik hazır reçete sunar ve ne yapılacağı reçetede yazılıdır; insanlara düşen bunu uygulamaktır sadece. Sosyal medya bu tekniğin sergilendiği ve tüm insanlara yayıldığı alandır.
Örneğin Photoshop programı bir teknolojinin ürünüdür; ancak bizler bize hazır sunulan Photoshop programını alıp uygulama talimatlarına göre onu kullandığımızda tekniği uygulamış oluruz. Bu tekniği ise sosyal medya aracılığıyla tüm dünyaya iletiriz. Dolayısıyla teknik ve sosyal medya ile insanlar kendi ürünlerini tüm dünya ile paylaşırken onlara yaptıkları şeyi empoze de etmiş olurlar. Bu bakımdan günümüz dünyası aynı zamanda sosyal medya ile yayılan bir söylem dünyasıdır. Söylemler, insanları bir şeyin nasıl olduğuna, olması gerektiğine ya da değerli olup olmadığına inandıran ifadelerdir. Dolayısıyla söylemler aracılığıyla toplumların düşünme ve değerlendirme biçimleriyle oynanarak o toplumdaki insanlar istenilen biçime sokulabilmektedir.
Nitekim son on yılda toplumsal olaylara baktığımızda sosyal medyanın büyük bir işlevi olduğunu görmekteyiz. Basit bir teknikle yapılan video veya fotoğrafların sosyal medya aracılığıyla tüm dünyaya yayılmasıyla belirli toplumlarda ortaya çıkan kargaşalar buna en güzel örneklerdendir. Aynı zamanda bu durum siyaset için de geçerlidir. Rakibini ekarte etmek isteyen siyasetçi, hazırlattığı videoları veya fotoğrafları sosyal medya üzerinden tüm insanlara yayarak hem rakibini küçük düşürmeye hem de bir söylem etrafında insanları birleştirmeye çalışır. Bu bakımdan günümüzü en iyi tanımlayacak ifadelerden biri, tekniği kullanan ve bunu sosyal medya üzerinden kitlelere yayma çabasına sahip olan insanların oluşturduğu dünyadır.
Peki neden yaptıklarımızı kitlelere yayıyoruz? Yukarıda bahsedilen iki örneğin (toplumsal olaylar ve siyasetçi) belirli bir amaç doğrultusunda yapıldığını biliyoruz; fakat bu örneklerin dışında insanlara baktığımızda pek çok insanın yaptıklarını kitlelere yaymak istediğini görüyoruz. Şu an sosyal medyayı bir biçimde kullanmayan kişi yok denecek kadar azdır ve her biri kendini kendince bu mecralarda ifade etmektedir. İnsanların duygularını, düşüncelerini, planlarını, yaşam biçimlerini vb. buralarda paylaştığını görüyoruz. Bunlar nispeten masum kalmaktadır. Asıl mesele, hiçbir özelliği, vasfı veya yeteneği olmayan insanların daha fazla ün, şöhret ve para kazanma uğruna yaptıklarını kitlelere yayma çabası ve bu çabanın da diğer insanlar tarafından kabul görmesidir. Saçmalık tam da burada ortaya çıkmaktadır. Burada artık ilk sorumuzu aşıp iki soruya cevap vermemiz gerekmektedir: “Neden vasıfsız insan böyle bir çaba içerisindedir ve bu çabalar neden diğer insanlar tarafından kabul görmektedir?” Bu soruları cevaplayabilmek için insanın ne olduğuna ve nasıl bir varlık olduğuna bakmamız gerekmektedir.
“İnsan nedir?” sorusuna felsefi, dinsel ve biyolojik açıdan cevaplar vermek mümkündür. Bu cevaplara bağlı olarak da insanın nasıl bir varlık yapısına sahip olduğu ortaya konabilir. Kısaca, öncelikle felsefede insanın ne olduğuna baktığımızda genellikle insan, akıl sahibi bir varlık olarak diğer canlılardan farklı bir varlık olarak düşünülür. Felsefe tarihine baktığımızda Platon’dan Kant’a ve hatta günümüze kadar uzanan dönemde insanın ne olduğuna verilen cevaplar akıl yetisinde temellendirilmiştir. Akıl, bizleri diğer canlılardan ayıran en temel özelliktir. Çünkü bu filozoflara göre akıl ile bizler kendi güdülerimizden — ve bu aynı zamanda doğa demektir — kurtulup özgürce eyleyebiliriz. İnsanın değeri de buradan kaynaklanır.
Örneğin Aristoteles ruhu üç parçaya ayırır: En altta bitkilerle ortak yanımız olan beslenme veya yaşama, bir üstte hayvanlarla ortak yanımız olan isteme veya güdüler, en üstte ise sadece insanın sahip olduğu logos, yani akıl vardır. Bu hiyerarşide yukarı çıktıkça alttakine hâkim olma ve onu kendisi için kullanma hakkına sahip olma durumu vardır. Örneğin bitkiler hayvanlar için, hayvanlar ve diğer her şey insan içindir. Bununla birlikte Aristoteles her canlının kendine has bir özelliği olduğunu ve bu özelliklerin onların telos’u olduğunu ifade eder. Belirli bir canlının özelliğinin o canlıda iyi kullanımı onun erdemini oluşturur; yani insanın telos’u onun özelliği olan aklını kullanmasıdır. Dolayısıyla ruhun akla uygun etkinliği, erdem dediğimiz şeyi oluşturur Aristoteles için.
Aristoteles’te insanın ne olduğuna yönelik bu cevaptan hareketle insanın nasıl bir varlık olduğuna baktığımızda ise yine telos’tan hareket ettiğini görmekteyiz. Eğer insanın işi, yani amacı ruhun akla uygun etkinliği ise ve bu da erdem dediğimiz özellikleri oluşturuyorsa, insanın kendi etkinliğini en iyi oluşturabileceği bir yapıya doğru gitme zorunluluğu var demektir. Çünkü erdem dediğimiz karakter özellikleri belirli durumlarda sergilediğimiz eylemlerden dolayı bizim edindiğimiz özelliklerdir; dolayısıyla insanın erdemli olabilmesi için, yani ruhun akla uygun etkinliklerini sergileyebilmesi için başka insanlara ihtiyacı vardır. Bu bakımdan insan zorunlu olarak toplumsal bir varlık olma eğilimindedir. Doğal olarak insan her işi kendisi yapamaz; daha iyi hayatta kalmak ve olanaklarını ortaya çıkarmak için başka insanlara ihtiyaç duyar. O hâlde devleti oluşturmak insanda olanak hâlinde mevcuttur diyebiliriz.
Bu durum, yani devletin oluşumu, her filozof için aynı şekilde gerçekleşmez. Örneğin devletin oluşumunun sebebi olarak özetle insanın doğa durumundan hareket eden düşünürlere baktığımızda Sofistler ile başlatabileceğimiz Hobbes, Locke, Rousseau ile devam eden ve Kant’a kadar uzanan bir hat çizebiliriz. Bu düşünürlere göre doğal durumda insan kendi yaşamını en iyi şekilde devam ettirebilmek için bir başkasına zarar verebilir. Bu bakımdan insanların, özellikle de güçsüzlerin, haklarını korumak için bir sözleşmeye ihtiyaç vardır. Devlet de bu sözleşme ile ortaya çıkar. Ancak belirtmekte yarar vardır: Bu düşünürler de insanın ne olduğu sorununa cevap olarak insanın akıl sahibi bir varlık olduğunu vurgularlar. Tek fark, Aristoteles’te devletin oluşumunun bir telos’a, diğer düşünürlerde ise bir gerekliliğe dayanmasıdır.
Artık felsefede insanın ne olduğu sorusuna cevap olarak insanın akıl sahibi bir varlık olduğunu söyleyebiliriz. Nasıl bir varlık olduğu ise çeşitlilik gösterse de en nihayetinde toplumsal bir varlık olduğunu görmekteyiz. Bu durumda öz itibarıyla şu tanımı yapmak mümkündür: İnsan, kendi istek, duygu ve olanaklarını gerçekleştirmek isteyen, fakat aynı zamanda da başka insanlara da ihtiyaç duyan bir varlıktır. Bu bir çelişki olarak düşünülebilir; Kant bu durumu insanın toplum dışı toplumsallığı olarak adlandırır. Kant’a göre insan doğasında insanlarla rekabet etme, başkalarının nazarında üstün mertebe veya konum kazanma eğilimi vardır. Bu bakımdan Kant, insanın hem başkalarından kendini ayrı tutma hem de başkalarına bağlı olma eğilimi gösterdiğini düşünür. Bu durum insanın toplum dışı toplumsallığını oluşturur ve tam da bu nedenden dolayı şeref, güç ve refah peşinde koşarız; yani başkalarının görüşlerini, korkularını veya çıkarlarını gözeterek bu sayede onlar üzerinde üstünlük kurmayı hedefleriz.
Dinsel açıdan insanın ne olduğuna baktığımızda ise insanın Tanrı suretinde yaratılması düşüncesinin hâkim olduğunu görmekteyiz. Bu bakımdan insan diğer canlılardan farklı ve üstün olarak tanrısal ruhtan bir nevi pay almıştır. Bu da insanın ahlaki bir varlık olması gerektiğini göstermektedir. Dinsel bakış açısından da insanın istek ve arzularının olduğu kabul edilir ve doğal olarak insanın yapması gerekenin bu istek ve arzuları bastırmak olduğu düşünülür. Burada yine akıl sahibi olma durumu söz konusudur ki yalnızca akıl ile hareket edildiğinde istek ve arzulara göre hareket edilmez.
Biyolojik açıdan ise insan diğer varlıklardan farklı bir şekilde ele alınmaz. Varlıkların en temel özelliği yaşamda kalma mücadeleleridir; dolayısıyla onlarda bencillik olmak zorundadır. Biyolojik açıdan insanın güdüleri bir kenara bırakılmaz; onlar da bizim bir parçamız olarak ele alınır. Diğer canlılar gibi bizler de evrimsel sürecin bir parçasıyızdır. Yine diğer canlılar gibi yaşama ve doğaya uyum sağlamaya çalışırız. Nitekim Darwin’e göre toplumun oluşmasının nedeni insanların yaşamlarını daha iyi sürdürebilme çabasıdır. Sırf bu yüzden insan bencilliğinden koparak etik davranmak zorundadır. Dolayısıyla etik veya ahlak kuralları bizde mevcut değildir; ya da bizler ahlaki birer varlık değilizdir. Zorunlu olarak toplum olmak zorunda kalan ve bu toplumun ayakta kalması için ahlak kuralları oluşturarak onlara uyan varlıklarızdır.
Felsefi, dinsel ve biyolojik açıdan insanın ne olduğunu ve nasıl bir varlık olduğunu kısmen ortaya koymaya çalıştık. Genel olarak akıl sahibi olma ve toplumsal olma durumlarından bahsettik. Ancak son yüzyılda yapılan çalışmalar bize diğer canlıların da akıl sahibi olduğunu göstermiştir. Bu bakımdan Max Scheler insan tanımı yaparken bilimin verilerinden hareket ederek insanın ne yalnızca akıl sahibi ve duyarlı bir varlık olarak, ne de yalnızca özgür ve ahlaki bir varlık olarak düşünülebileceğini söyleyerek insanın tüm bunları kapsayan bir varlık olduğunun altını çizer. Bu bakımdan insanın ne olduğunun cevabını “Geist” kavramından hareketle ortaya koyar. Geist ile anlaşılması gereken, tüm bu özelliklere sahip bir varlık olarak insanın bir culture varlığı olduğu; bilim yapan, sanat icra eden vb. bir varlık olduğudur.
Bu insan tanımları aslında insan kavramının ne olduğuna yöneliktir ve belirli bir insanın nasıl olması gerektiğini bize gösterirler. Tekil olarak insan ise sadece olanaklar varlığıdır; yani akıl sahibi olarak insan, aklını sadece kötülük için de kullanabilir ya da bilim veya sanat yapmak için de kullanabilir. Bir olanak varlığı olarak insan, biçimlenebilen, dolayısıyla biçimlendirilebilen bir varlıktır.
Tüm bu verilerin ışığında insanın ne olduğu ve nasıl bir varlık olduğunu tanımlayabiliriz artık. İnsan, özellikleri bakımından olanaklar varlığıdır; doğası gereği ise istek, arzu ve tutkuları vardır. Bu bakımdan insan her durumda başka insanlara ihtiyaç duyar ki diğer insanlar olmasa ne kendi özelliklerini ne de istek ve arzularını gerçekleştirebilir. Böylece insan bir toplumda yaşamak zorunda olan bir varlıktır. Yine de insan, istek ve arzularına boyun eğerek bu toplumda daha çok beğenilmek, daha iyi statü elde etmek ve diğerlerinden farklı olduğunu göstermek ister. Bu durum ise diğer insanlar tarafından da normal karşılanır. Toplumda bazı insanlara daha çok önem verilir, bazıları daha çok beğenilir veya değerli kabul edilir. Bu durum, yani kimlerin beğenildiği veya değer gördüğü, o toplumun değer yargıları, insanların kendi olanaklarını nasıl gerçekleştirdikleri ve zamanın koşullarının o topluma nasıl yansıdığı ile ilgili bir durumdur.
Bu bakımdan her çağda ve her toplumda insana baktığımızda beğenilme ya da bir yer edinme güdüsü ile hareket ettiğini çıkarabiliriz. Az önce de bahsedildiği gibi o toplumda kimlerin beğenildiği ya da kimlere değer verildiği, o toplumun, toplumda yaşayan insanların ve çağın özelliklerine bakılarak anlaşılabilir. Örneğin eski çağlarda itibar sahibi olma aynı zamanda değer sahibi olma ile eş anlamlı kullanılmaktaydı. Donnelly’in “dignity” (onur-değer) terimi üzerine yaptığı araştırmalar bu konuda bir hayli aydınlatıcıdır. Donnelly’nin belirttiğine göre İngilizcesi “dignity” olan “onur” kelimesinin kökeni Latince “dignitas” kelimesinden gelir. Klasik Latincede isim hâli dignitas, sıfat hâli dignus, fiil hâli dignor olan kelime “değer” anlamına gelir. Lewis ve Short’un Latince sözlüğü “dignitas”ı “değerli olmak, değerlilik, değer, erdem, istihkak” ve metonomide kullanıldığı hâliyle “yetki, otorite, saygınlık, muhteşemlik” olarak tanımlar. Benzer şekilde “dignus”, “değerli, hak eden (iyi şeyleri), uygun” olarak da tanımlanır. Bu terimler genellikle “amplitudo”, yani büyüklük, genişlik, ebat belirtme kelimeleriyle birlikte kullanılır. Böylelikle onurluluk, saygınlık, itibar anlamlarına ulaşır. Bu bakımdan örnekte de belirttiğimiz gibi beğenilme, itibar sahibi olma gibi özellikler değerin kapsamı dâhilinde düşünülmüştür.
Yine Roma zamanında soylu ve aristokrat sınıfı veya yüksek rütbeliler sıradan halk tarafından değerli kabul edilirdi. Bu düşünceye paralel olarak Orta Çağ’da Avrupa’ya baktığımızda şövalyeliğin sıradan insanlar için itibar kazanmanın bir aracı olduğunu görmekteyiz. İnsanlar toplum içinde saygınlık kazanmak, beğenilmek ve bunlarla eş anlamlı kullanılan değerli sayılmak için çok büyük emekler vererek şövalye olmaya çalışırlardı. Bilim ve teknolojinin gelişmesiyle birlikte modern zamanlarda bilim adamları, düşünürler ve sanatçılar toplumda beğeni ve değer kazanmışlardır. Burada bir insanın değerli olmasının, toplumda saygı ve beğeni kazanmasının koşulu o toplum için bir şeyler üretebiliyor olmasıydı; yani bir vasfı olmasıydı. Ancak modern zamanlardan günümüze gelene kadarki sürece baktığımızda değer kavramı ile beğenilme kavramlarının da anlamlarının değiştiğini görmekteyiz. Bu değişimin nedenlerini anlayabilmek için tekrardan günümüz dünyasına bakmamız gerekmektedir.
Tekrardan günümüz dünyasına döndüğümüzde bizler için değerli sayılan şeyler artık amaçlardan ziyade araçlar hâline gelmiştir. Bir şey bizim işimize ne kadar yarıyorsa, o şey aynı oranda bizim için değerlidir. Bu durum kapitalist sistemin insanlara kaçacak bir yer bırakmaması ve insanları daha çok üretmesi ve daha çok tüketmesi için zorlaması ile oluşan, kendimizi gerçekleştirmek için yalnızca çalışmak zorunda oluşumuz nedeniyle ortaya çıkmıştır. Değinildiği gibi insanda bencillik mevcuttur ve bundan dolayı insan her zaman daha fazlasını arzular; ancak bunları elde etmek için bu yeni sistemde yapması gerekenler oldukça fazladır. Değerli saydıklarımız değişince beğenilme da artık bir vasfa ya da bir özelliğe sahip olmaktan ziyade hangi şeylere sahip olduğunu gösterme ile ilgili bir duruma dönüşmüştür. Günümüz insanları kendilerini sahip oldukları eşyalarla eşdeğer görmektedirler. Dolayısıyla insanlar bu şeyleri elde edince kendilerini gerçekleştirmiş ve toplumda beğeni kazanmış saymaktadırlar.
Bu bakımdan günümüz toplumlarının genel değerlendirme biçimi manadan daha fazla maddeseldir ve bu toplumu oluşturan insanlar da değerli görülen o maddeyi elde edebilmek için çabalamaktadırlar. Böylece maddeye sahip olma artık değer ve beğeninin önüne geçmiştir. Bu durum ise her iki kavramın da içini boşaltmış ve değersizleştirmiştir. Değerin maddeye sahip olmayla elde edildiği düşüncesi beğenilme anlayışında da farklılığa yol açmıştır. Önceden beğenilmek ve değer elde etmek bir vasfa, özelliğe veya ideal bir amaca sahip olmakla birlikte gelirdi; fakat günümüzde insanlar beğenilmek için ve değer görmek için değil, maddeye sahip olmak için çabalamaktadırlar. Bu bakımdan insanlar maddeye sahip olduktan sonra onlar için beğenilip beğenilmemenin bir anlamı kalmamıştır. Çünkü toplum için değerli sayılan şeyi elde etmişlerdir artık. Böylece beğeni ve değer terimleri öncesinde olduğu gibi artık yakın anlamda da kullanılmamaktadır.
Buradan itibaren artık başta sormuş olduğum “neden vasıfsız insan böyle bir çaba içerisinde ve bu çabalar neden diğer insanlar tarafından kabul görmekte?” sorularına da cevap bulmuş olmaktayız:
- Günümüz dünyası tekniğin, sosyal medyanın ve amaçlardan ziyade araçların dünyasıdır.
- İnsanda beğenilme güdüsü vardır; bu durum daha çok toplumda iyi bir yer edinme olarak anlaşılabilir.
- Bu iki koşulun birleşimi, beğenilip değer görmekten ziyade toplumda değerli sayılan şeye ulaşmayı ortaya çıkarmıştır.
- Günümüzde genellikle insanlarca değerli sayılan şeyler maddi şeylerdir. Dolayısıyla günümüz insanının değer görmesi maddeye sahip olmaya bağlanmıştır.
- İnsanlar artık sahip oldukları şeylerle kendi değerlerini eşdeğer tutmaktadır.
- O hâlde her ne pahasına olursa olsun o şeylere ulaşmak günümüz insanının amacı olmuştur.
Saçmalığın ortaya çıkması da tam da burada, yani insanların şeylere ulaşmak için “her ne pahasına olursa olsun” şeklinde hareket etmelerinden ortaya çıkmaktadır. Bugün sosyal medyaya baktığımızda hiçbir vasfı olmayan kişilerin daha fazla takipçi kazanmak için yapamayacakları şeylerin olmadığını görmekteyiz. Vasıfsız olanın artık bu mecrayı kendisine iş edindiği bir dünyadayız. Burada bu kişilerin hiçbir özelliğe sahip olmasına gerek yoktur; daha rahat ve kolay yoldan para kazanabileceği bir alandadırlar. Yapılması gereken yalnızca ilgiyi üzerlerine çekmek ve bu ilginin kalıcılığını sağlamaktır.
Ancak sosyal medyada sadece tekniğin kullanımı yeterli değildir artık; çünkü teknik ile insanların yapabilecekleri sınırlıdır. Daha fazla beğeni kazanmak için ya da eldeki beğenileri kaybetmemek için ilginin canlı tutulması sağlanmalıdır. Bu yüzden günümüzde sadece absürt mimik hareketleri ya da tiplemeler, dozu giderek artan şakalaşmalar, toplum içinde insanları rencide edebilecek deneyler yapılmamakta; ilgiyi elde tutmak için insanlar kendilerini veya dostlarını öldürebilmekte ya da yaralayabilmektedirler.
Tüm bunların amacı artık beğenilmek veya takdir toplamak değildir; değerli olan maddi imkânlara kavuşmaktır. Bunun için her yol mübah olarak düşünülür. Toplum ilk önce yadırgasa da bu tür davranışlar süreklilik taşıdığından onları izlemeden, onlar hakkında konuşmadan duramaz. Artık toplum beğenme ve değer verme üzerinden hareketle düşünmez; o kişilerin yaptıkları hareketlerden veya paylaşımlarından sonra kazanımlarından hareket ederek düşünür. Bu yüzden artık toplumda kabul görür bu tür hareketler. Toplumda kabul görmesi ise artık pek çok insanın da onlar gibi olma çabasının ortaya çıkmasına neden olur. Sürekli taklitlerin taklitleri tekrarlanır ve herkes kendisini göstermeye çabalar; artık rezillik paha biçilemezdir. Sosyal medya buradan itibaren artık saçmalığın dünyası hâline gelir ve insanlar için tek gerçeklik bu saçmalık dünyasıdır; çünkü orada artık vasıfsız veya sıradan olmadıklarını düşünürler. Orada bir şekilde ün yapabileceklerini, bir şekilde daha fazla beğeni veya takipçi kazanabileceklerini ve böylece de istedikleri hayatı yaşayabileceklerini düşlerler.
Sonuç olarak günümüz dünyası saçmalığın para ettiği bir dünyadır; çünkü günümüz dünyası bir vasfı veya özelliği olmayan insanların dünyasıdır. Çağımızın en büyük problemi olan bu sorun bir mikrop gibi tüm dünyaya yayılmaktadır. Adeta bilinçli bir şekilde bir merkezden tüm insanlara sosyal medya aracılığıyla ulaşan belirli bir söylem gibidir bu mikrop. Herkesi aynılaştırmaya, vasıfsız olmaya, tembel olmaya ve üretmemeye iten bir mikroptur bu. Artık tüm düşünme ve değerlendirme yetilerimizi ona göre düzenlediğimiz, onun dışına çıkamadığımız bu mikrop dünyasının içindeyiz. Elbette ki tüm insanları sarmış değildir; fakat günümüz dünyasına hâkim olmuştur. Dolayısıyla onu görmezden gelmek veya yok saymak, onsuz yaşamak imkânsızdır.
Yazar: Haluk AŞAR
Biyografi
Doç. Dr. Haluk Aşar, Erciyes Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümünde görevli bir akademisyendir. 2017'de Hacettepe Üniversitesi'nde doktorasını tamamlayan Aşar, özellikle biyoetik, canlı-merkezcilik, insan-merkezcilik ve sistematik felsefe alanlarında çalışmalar yapmaktadır. Biyoetik: Geçmişten Günümüze kitabının yazarıdır.
Doç. Dr. Haluk AŞAR | 27.01.2026 16:41