Normalin Şiddeti Üzerine Bir Deneme

Bugüne kadar herhangi bir insana ya da canlıya psikolojik, fiziksel, ruhsal ya da sözel şiddet uyguladınız mı? Soruyu tersinden de sorabiliriz: Bugüne kadar herhangi bir insanın psikolojik, ruhsal, fiziksel ya da sözel şiddetine maruz kaldınız mı?



Bir akademisyen olarak on üç yıldır verdiğim ve şiddet meselesini konu ettiğimiz yüksek lisans derslerine hep bu iki soruyu sorarak başladım ve her iki soruya da olumlu yanıt vermeyen hiç kimseyle karşılaşmadım. Muhtemelen bu satırların okurlarının çoğu da her iki soruya öğrencilerim ve benimle aynı cevabı verdi. Bu durumda üçüncü bir sorunun kaçınılmaz olarak kendini dayatması gerekiyor: Bunu nasıl normal karşılıyor ve hayatımıza hiçbir şey olmamış gibi devam edebiliyoruz? Bugün şiddetle ilgili en büyük sorunun, şiddetin giderek artan bir dozda normalleşmesi olduğunu düşünüyorum. Hepimiz yaşamın her alanında şiddete maruz kalıyor, faili oluyor, tanıklık ediyor ve sanki her şey çok normalmiş gibi sosyal rollerimizi oynamaya devam ediyor, kültürel pratikler, siyasi söylemler, ideolojiler üretiyor ya da savunuyoruz.



Aslına bakarsanız, ilk bakışta şiddeti normalleştirdiğimize ilişkin iddiayı yanlışlayacak bir takım toplumsal olgulara işaret etmek mümkün gibi görünebilir. Şiddet meselesinin günümüzde global, akut ve acilen çözülmesi gereken en büyük sorun olduğu fikri herhalde karşı çıkmanın pek mümkün olmadığı, hatta artık klişe olarak değerlendirilebilecek genel bir kabul halini aldı. Siyasetten hukuka, sosyolojiden psikolojiye, kriminolojiden geleneksel ahlak yapılarına kadar her alanda giderek artan bu şiddet eylemlerinin sonuçları üzerine düşünüyor, çözüm önerileri arıyoruz. Günümüzün toplumsal vicdan mahkemesi halini alan sosyal medyada hepimiz müstakil şiddet olaylarını lanetleyen iletiler paylaşıyor, görünür şiddet faillerini önce ifşalıyor sonra iptal kültürüyle mahkûm ediyor, şiddet kurbanlarını ise kutsuyoruz. Peki tüm bunlar tekil ve tamamen konformist bir vicdan rahatlığı ve şiddeti normalleştirmeye katkı sağlamak dışında gerçekten bir işe yarıyor mu? Örneğin şiddeti ifşa edip lanetlemek ve sonra da “şiddetle” cezalandırmak için gösterdiğimiz çabayı şiddet denen şeyin özü ve temel nedeni üzerine düşünmek için gösteriyor muyuz? Şiddetin kesinlikle çözülmesi gereken bir problem olduğuna dair argümanın kesinliği ve şeditliği, şiddet üzerine teorik düşünmenin gerekliliğini askıya alıyor olabilir mi? “Çözülmesi gereken çok acil bir sorun var; kavramsal analizler, derin düşünmeler, felsefi teorilerle vakit kaybedemeyiz. Hemen ve acilen yeni yasalar, uygulanması zaruri sosyal kodlar ve katı kurallar geliştirip şiddeti ortadan kaldırmalıyız.” Bu acelenin, çözmek için uğraştığı şiddeti besleyen bir yanı olabilir mi?



Bu yazıda şiddet üzerine felsefi bir düşünme gerçekleştirmenin, meselenin çözümüne ne gibi katkılar sunabileceğini özellikle S. Zizek’in Şiddet adlı kitabı üzerine bir okuma yoluyla tartışmak istiyorum.



Aslına bakılırsa şiddet fenomenini felsefi bir biçimde ele alma konusundaki direncin bir başka nedeni de şiddet fenomeninin rasyonalize edilmeye ya da kavramsallaştırmaya direnen bir yapıya sahip olmasıdır. Zizek Şiddet kitabından bu durumu açık bir biçimde ifade eder: Bir yandan görünür şiddet eylemlerine verilen anlık ve doğrudan salt duygusal tepkiler meselenin özü ve gerçek nedeni hakkında daha soğukkanlı bir düşünme gerçekleştirmeyi imkansızlaştırmakta ve bir adım geri çekilip meseleyi kişiselleştirmenin ötesinde kavramsal bir düzeyde derinlemesine ele almanın gerekliliğinin göz ardı edilmesine neden olmaktadır. Ancak diğer yandan şiddet fenomeninin travmatik ve şoke edici doğası bizim onu rasyonalize etme çabalarımıza direnmektedir. Zira şiddete verilen insani tepkinin özsel özelliği, bizim rasyonel haritamızı paramparça etmesidir. Bir şiddet mağdurunun ya da henüz bir şiddet olayına tanıklık etmiş sıradan birinin başına gelen olayı tamamen kavramsal ve rasyonel bir neden – sonuç ilişkisi içinde ve yalın bir soğukkanlılıkla anlatması pek olası değildir. Hatta kurbanın şiddet olayını tamamen rasyonel bir soğukkanlılıkla anlatması kriminal açıdan anlattıklarına şüpheyle yaklaşılmasına bile neden olabilir. Demek ki bir yandan şiddetin şoke ediciliği karşısında verdiğimiz duygusal tepkiler şiddetin gerçek nedenini kavramamızda başarısız olmamıza ve hatta şiddetin yeniden üretimine neden olurken diğer yandan şiddetin kavramsallaştırılması onun asıl travmatik etkisini indirgeyerek şiddeti salt bir kavrama dönüştürmekte ve vereceğimiz tepkileri etkisiz kılma riski taşımaktadır. O halde şiddet hakkında nasıl konuşmamız, bu meseleyi nasıl ele almamız gerekir?



Bu konuda risk almak zorunda olduğumuzu iddia ediyorum: meseleye bir adım geri çekilerek kavramsal açıdan bakmak elzemdir ve onun doğurduğu hissizlik riskine karşı sürekli tetikte olmak gerekir. Şiddet üzerine felsefi bir analize mutlaka şiddete bu kadar yoğun bir biçimde maruz kalmanın travmatize edici ruh hali ve bu şiddetin toplumsal boyutta yeniden üretilip normalleşmesine katkıda bulunmanın bilincinin verdiği bir sorumluluk duygusu hatta vicdan azabı eşlik etmelidir. Şiddeti çözmeye çalışan diğer tüm bakış açıları ile felsefi bakış açısı arasındaki temel fark da aslında tam olarak burada görünür hale gelir. Diğer disiplinler ya da pratikler şiddeti üçüncü tekil şahsın bakış açısından, tamamen dışsal bir perspektiften ele alıp değerlendirmeye çalışırlar. Şiddet bu disiplinler için toplumsal yaşamda bir anda patlak veren ve acilen bastırılması gereken bir anomali olarak değerlendirilir. Bu bakış açısını motive eden varsayım, sıradan ve normal toplumsal yaşamın şiddetten azade olduğu, dolayısıyla toplumsal bir fail olarak şiddetle mücadele eden kurumların tarafsız bir gözlemci olarak doğru yasalar ve kurallar geliştirmek ya da önermek suretiyle her şeyi normale döndürebileceğine dair naif inançtır. Örneğin hukuk, siyaset, ahlak gibi kurumlar toplumsal düzeni bozduğu ya da tehdit ettiği varsayılan şiddet eylemlerini ve onların faillerini ya yasaklayarak ya bastırarak ya da rehabilite ederek şiddet içermeyen bir toplumsal barış düzeninin tesis edilebileceği varsayımı üzerine temellenen disiplinlerdir. Bu nedenle bu kurumlar normal olanın şiddeti üzerine düşünemezler. Oysa felsefi düşünce bu tekil ve istisnai şiddet olaylarının, toplumun bütününe sirayet eden kapsamlı ve kökensel bir nedeni olduğunun ve bu noktada sorumluluk almak gerektiğinin farkına varabilecek bir bilinç düzeyinden hareket eder. Şiddetin felsefi soruşturması bize diğer disiplinler tarafından normal olarak tanımlanan ve korunması için çaba gösterilen toplumsal yapının anomali olarak görülen şiddet eylemlerini de doğuran çok daha kökensel bir şiddet üzerine inşa edildiğini gösterecektir. Normalin şiddeti üzerine bu felsefi sorgulama yapılmaksızın toplumsal şiddetin gerçek nedeni üzerine düşünmek mümkün değildir.



S. Zizek bu bağlamda şiddetin görünenin arkasında yatan temelini de kapsayacak biçimde birbirini etkileyen iki temel boyutu olduğunu iddia eder. Buna göre bizim olgusal düzlemde apaçık görüp tanık olduğumuz şiddet olayları şiddetin öznel boyutunu oluşturur. Öznel boyut görünen şiddettir; hukukun, geleneksel ahlak kurallarının ya da siyasi otoritenin yasalarla, yasaklarla, önleyici tedbirlerle bastırmaya çalıştığı şiddet türüdür. Ancak Zizek şiddetin bir de nesnel ve görünür olmayan boyutu olduğunu iddia eder ve bu boyutu da ikili bir yapı içinde ele alır. Nesnel şiddet olarak adlandırdığı bu şiddet boyutu dilsel ve simgesel şiddet olmak üzere ikiye ayrılabilir. Nesnel şiddetin en temel özelliği norm yaratmasıdır. Gündelik yaşamımızda birbirimizle iletişim halindeyken, dili kullanarak simgeler üretiriz ve böylece toplumsal olarak içinde yaşadığımız, hepimizin ortak kültürel ortamı olarak yapılaşan bir anlam evreni kurarız. Bu anlam evreni aynı toplumda yaşayan normal ve iyi insanlar olarak hepimizin konfor alanını oluşturur. Bu anlam evreni içinde nasıl davranacağımızı, neyin doğal, iyi, normal olduğunu bilir hatta ezberleriz. Böylece toplumsal davranış kalıpları ve normları oluştururuz. Hepimiz aynı şekilde sevinir, üzülür, sinirlenir, aynı şeylere aynı “normal” tepkileri veririz. Zizek’e göre öznel şiddet boyutunda ortaya çıkan anomaliler, işte tam da bu nesnel şiddetin belirlediği normu aşan davranış biçimleridir. Dolayısıyla şiddetin nesnel boyutu hangi edimin, düşüncenin, ifadenin şiddet olarak tanımlanacağını belirleyen bir norm ölçüsü oluşturur. Bizim konfor alanımızı tehdit eden ya da bizi rahatsız eden “aşırılıklar” şiddet olarak görünür hale gelir ve kınanır.



Zizek’e göre bize neyin şiddet olup olmadığını belirlemek için bir ölçüt ya da sınır çizgisi veren nesnel şiddet boyutu tamamen toplumsal ve tarihsel olarak belirlenir ve toplumsal yaşam biçimlerine göre değişmektedir. Dolayısıyla biz toplumsal yaşayışta bu şiddet sınırını yukarı ya da aşağı yönde değiştirebiliriz. Zizek’e göre nesnel şiddetin norm oluşturan yapısı burada ortaya çıkan şiddeti görünmez, katlanılabilir hatta talep edilir kılmaktadır. Dolayısıyla nesnel şiddet boyutunda ortaya çıkan şiddet, şiddet olarak nitelenmez bile. Bu normal olandır, olması gereken ya da görmezden gelinen şiddet türüdür. Normu belirlediği için burada norm-al olmayan hiçbir şey yoktur, hiçbir şey bizi rahatsız etmez. Zizek’in isabetle işaret ettiği üzere görünür şiddeti besleyen altyapı tam da hepimizin ortak olarak yarattığı bu nesnel şiddet boyutudur. Nesnel şiddet sertleşip katılaştıkça “normal” olarak tolere ettiğimiz şiddet eylemleri de aynı oranda sertleşip katılaşır. Bundan on yıl önce bizi şoke edecek bir şiddet eylemi bugün bir televizyon programında – haber bülteninde bile değil – ya birkaç cümle ile anlatılıp geçilen sıradan bir olay ya da üzerinde saatlerce tepinilecek bir magazin eğlencesine dönüşebilir. İşte şiddetin felsefi bir mesele olarak problematize edilmesi bize bu nesnel şiddetin kurucu rolünü göstermesi bakımından elzemdir.



Günümüzde patlak veren görünür şiddet eylemlerini onu hem şiddet olarak tanımlayan hem de kınayan bu nesnel şiddet boyutundan ayrı olarak ele alamayız. Zira öznel şiddet eylemlerinin katılığı, anlaşılmazlığı ve ürkütücülüğü onu yaratan nesnel şiddet boyutunun da giderek katılaştığını göstermektedir. Günümüzde gerçekleşen şiddet eylemlerinin çoğunda failin artık bu eylemi rasyonalize etme zahmetine bile katlanmadığını görüyoruz. İçinde yaşadığımız çağ anlamsız ve ürkütücü şiddet edimlerinin çağıdır. Bunun nedeni hepimizin normalini oluşturan nesnel şiddet boyutunun aynı derecede anlamsız ve ürkütücü olmasıdır. Normalize ettiğimiz davranışlardaki örtük şiddet o kadar şoke edici ve travmatik bir boyutu ulaşmıştır ki bir şiddet eyleminin görünür hale gelip şiddet olarak tanımlanması için tamamen insanlık dışı ve canavarca olması gerekmektedir.



Peki normali belirlemek suretiyle aynı anda anormal olanı da belirleyen ve norm oluşturucu yapısıyla toplumsal yaşayışta görünmez hale gelen bu nesnel şiddeti nasıl ele alabilir ya da nasıl görünür hale getirebiliriz? S. Zizek Şiddet kitabında bu nesnel şiddet boyutuna ilişkin birkaç somut örnek vermektedir. Bunlardan biri Fransa’da 2005 yılında gerçekleşen bir dizi protesto eylemidir. Eylemcilerin çoğu belirgin talepleri olmayan Parisli gençlerdi. Bu eylemler öznel şiddet boyutu açısından ele alındığında tamamen anlamsız kalmaktaydı. Zira gençler eğitimli ve maddi açıdan yoksul olarak tanımlanamayacak “normal” Fransız vatandaşlarından oluşuyordu. Bu bakımdan maddi ya da sosyal açıdan tamamen dezavantajlı bir sosyal pozisyonda değillerdi. Bu nedenle somut bir talepleri de yoktu. Dolayısıyla yasal ya da siyasi otoritenin bu gençlere ne istediklerini sormasının bir anlamı yoktu. İşin daha da ilginç kısmı protestocu gençler bir bütün olarak sistemi protesto ederken siyasi bir ideolojiye angaje olmuş da değillerdi, ütopik bir ideale bağlı değillerdi ve protestolarını sadece kendi mahalleleriyle sınırlı tutuyorlardı. Gençlerin anlamsız görünen bu protestosu herhangi bir siyasi, ahlaki, sosyal ya da ekonomik bir alışverişin konusu olmaktan ya da böylesi bir müzakere ile çözülmekten çok uzaktı. Öznel şiddet boyutu içinde bu eylemlerin hiçbir nedeni yoktu. Bu nedenle durumu anlamaya çalışan yorumcuların ideolojik, siyasi ya da sosyal analizlerinin hepsi bu eylemler karşısında sadece başarısız değil aynı zamanda açıkça komik duruma düşmekteydi. Oysa ki nesnel şiddet bağlamında ele alındığında bu protestoların nedenini görmek çok da zor değildir: Gençler sadece görünmek istiyorlardı. Bu nedenle protestoları kendi mahalleleriyle sınırlıydı, gençlerin şiddeti sadece kendilerine, kendi gibi olanlara yönelikti. Bulundukları yerde bir ateş yakarak kendilerini fark ettirmek istiyorlardı.



Zizek’e göre bugün tek anlamlı şiddet eylemi bu gençlerin yaptığı gibi herhangi bir somut nedene bağlı olmayan protestolar ya da bir anda patlak veren anlamsız tepkiler biçiminde olabilir. Zira çağın nesnel şiddet boyutunu belirleyen kapitalist toplum modeli, nesnel şiddetin hem yayılımında, hem boyutunda hem de etki gücünde dramatik bir farklılık yaratmıştır. Bugün kesin olarak norm belirleyici bir etkiye sahip olan kapitalist model kendini herhangi bir ideoloji, din ya da siyasi ideale dayandırmamaktadır. Zizek’in de ifade ettiği gibi kapitalizmin bir ulusu ya da dini yoktur. Girdiği kalıbın şeklini alır, her yapıya uyar ve böylece tüm toplumsal yapıların içinde görünmez bir biçimde işler. Dolayısıyla bir otorite olarak yarattığı norm yaratan şiddete anlamlı bir tepki vermek imkansızdır. Kapitalizm kendisini ne salt ekonomik bir model olarak ne de salt bir toplumsal model olarak sunar. Dolayısıyla alternatif bir ekonomik ya da toplumsal teori üreterek kendisine karşı çıkmak imkansızdır. Bugün insanların çoğunun kapitalizmin ekonomik bir model olarak sömürü düzenine dayalı bir sistem olduğunu kabul etmesine rağmen kapitalist bir yaşam biçimini devam ettirmesinin hatta bunu talep etmesinin nedeni budur.



Zizek’e göre kapitalizmin norm yaratan gücü modernitenin bireyciliğe yaptığı saplantılı vurguyla birlikte güçlenir. Bugün nesnel şiddet boyutunda alttan alta işleyen yapı bize sürekli dışarının tehlikeli olduğu, olabildiğince az sosyal ilişki kurmanın en iyisi olduğu fikrini dayatır. Hatta bu bakış açısı sosyal ilişki kavramının özünü de tahribata uğratacak denli şiddetli bir tahakküm biçimine dönüşmüştür. Sosyal medyanın alamet-i farikası anonim olmanın yüceltilmesi bugün sosyal ilişkilerin kurucu koşulu olan risk ve sorumluluk almayı askıya alacak biçime evrilmiştir. Her toplumsal ilişki biçimi bizim toplumsal bir aktör olarak dışarıya açıldığımız, kendimizi bir birey olarak öne sürdüğümüz bir sosyal kodlar bütününü uygulamayı zorunlu kılar. Bu toplumsal görünür olma hali, toplumsal bir fail olmanın zorunlu bir koşulu iken diğer yandan bizim toplumsal etkilere açık bir hale gelmemize neden olur. Bu toplumsal edimler, beğenilmeme, reddedilme, başarısız olma gibi riskleri beraberinde getirir. Aslına bakılırsa sosyal açıdan da ruhsal açıdan da “yetişkin” bir birey olma bu riskleri alabilme kapasitesiyle ölçülür. İşte modern toplumun bireyciliğe yaptığı yoğun vurgu, kapitalist toplum modeli içinde sosyal medyanın belirleyici rolüyle birleşince bu sosyal ilişki biçiminin kökten değişmesine neden olmaktadır. Artık sosyal ilişkileri belirleyen koşul anonim olmayı ve birey olarak öne çıkma zorunluluğundan azade olma “konfor”unu talep etmektedir. Böylece birey hiçbir risk almadan sosyal ilişkileri yürütmektedir. Ancak bunun sosyal yapıda norm belirleyici olan nesnel şiddetin yoğunluğunu ve keskinliğini giderek arttırdığı gözden kaçmaktadır.



Zizek bu konuda çarpıcı bir örnek verir. “Şiddet” kitabının “Atonal bir Dünyada Cinsellik” başlıklı bölümünde 2006 yazında Londra’da düzenlenen radikal bir etkinliğe dikkat çeker. Londra’da yüzlerce kişinin katıldığı ve cinsel sağlık kurumları için kaynak toplamak amacıyla gerçekleştirilen bir “mastürbasyon maratonu”nun yapıldığını ifade eder. Bu etkinliğe katılan insanlar en doğal ve en güvenli cinsel etkinliğin bu olduğuna ve insanların mastürbasyondan utanmamaları gerektiğine dikkat çekmek amacındaydılar. Zizek, oldukça radikal ve bir çoğumuz için açıkça rahatsız edici olan bu etkinliğin çağın temel ve normal yaşam biçimini mükemmel biçimde yansıtan bir örnek olduğunu iddia eder. Bu etkinliğe katılan insanlar bir araya gelerek birbirlerinden tamamen bağımsız bir biçimde kendi bedenleriyle ilgilenmekte ve haz almaktadırlar. Üstelik bunun normal, doğal ve en güvenli ilişki biçimi olduğunu iddia etmektedirler. Zira onlara göre bu cinsel eylem beğenilmeme, reddedilme, hastalık kapma, ötekiyle kurulacak duygusal, erotik ya da herhangi başka bir ilişki biçiminin yaratacağı tüm riskleri dışarıda bırakmaktadır. İlk bakışta oldukça rahatsız edici, hatta sapkın gibi görünen bu etkinliği motive eden düşünce biçimi Zizek’e göre bizim normal modern bireyler olarak yaşamımızı üzerine kurduğumuz temel varsayımdan farklı değildir: Dışarısı tehlikelidir. Şimdi bu eylemin rahatsız edici cinsel motiflerini dışarıda bırakarak düşündüğümüzde, yapılan şeyin birbirini tanımayan bir grup insanın bir araya gelerek kendi bedenleriyle ilgilendikleri ve bundan belli bir haz duydukları olduğunu söyleyebiliriz. Yapılan eylemi bu biçimde tanımladığımızda aynı tanımın örneğin spor salonuna giden insanların eylemini ya da bir alışveriş merkezinin “food court”unda yemek yiyen insanların eylemlerini de birebir tanımlaması oldukça sarsıcıdır. Tüm bu eylemleri yöneten ilke şudur: ötekiyle kurulacak tüm ilişkiler olabildiğince askıya alınmalı, ertelenmelidir. Modern insan birey olmanın hazzını onun getirdiği riskler ve sorumluluklar olmadan elde etmek istemektedir. Bugünün normu ya da normali budur. Bu ilke en büyük toplumsal eylemlerimizden düşünmeden gerçekleştirdiğimiz basit davranış kalıplarımıza kadar tüm yaşam biçimimizi belirleyen temel ilkedir. Bu ilkeyi basitçe şekersiz kola içme tercihinde bile tespit edebiriz: İçeceğin hazzını onun istenmedik etkilerini olabildiğince dışarıda bırakarak elde etmek, hazzın riskini indirgemeye çalışırken yukarıda ifade edilen radikal etkinliği yöneten ilkeye bağlı kalmaya devam etmekteyiz.



Tüm toplumsal ilişki biçimimizi belirleyen temel varsayımın dışarısının, ötekinin tehlikeli olduğu varsayımı olmasına rağmen, dışarıdaki tehdidin giderek yoğunlaşması ve kendisinden kaçmanın giderek daha zor hatta imkansız olması ilgi çekici olsa gerek. Bunun nedeni belki de tam olarak sürekli risk almamaya çalışmaya odaklanmamızdır. Başka bir deyişle toplumsal ilişki kurma biçimimizi belirleyen en az risk ve sorumlulukla en yoğun hazzı almaya yönelik matematik bizim şiddet meselesini çözme çabalarımızı da baltalayan bir etken olarak karşımıza çıkıyor olabilir. Zira toplumsal failler olarak hepimiz tehdidin dışarıdan geldiğini, bir anda geldiğini ve hiçbir neden yokken geldiğini varsayarken kendimizi bu şiddetli yapının dışında tutma eğilimindeyiz. Amacımız gerçekten şiddeti ortadan kaldırmaktan ziyade şiddetin yarattığı risklerden uzak durmak gibi görünüyor. Şiddetle mücadele etmek yerine ondan kaçınmanın yollarını arıyoruz. Ahlaki, siyasi, hukuki, geleneksel yasa, önlem ya da yasakların hepsi şiddet denen şeyi ortadan kaldırmaya değil, gözden uzaklaştırmaya odaklanıyor. Hukuki yasalar doğası gereği bizi daha iyi bir insan yapmaya değil daha uysal vatandaşlar yapmaya odaklanır. Dolayısıyla daha katı ve caydırıcı yasalar potansiyel şiddet failini belki durdurabilir ama onun içindeki şiddet eğilimini ortadan kaldırmaz; belki sadece bastırabilir ve böylece görünmez kılabilir. Bugün hepimiz şiddetin yok olmasını değil gözümüzün önünden kalkmasını istiyoruz. Zira hepimiz şiddet denen fenomenini toplumsal yaşamda bir anda patlak veren anormal bir durum olduğuna inanıyoruz.



Şiddet üzerine bu yüzeysel bakış açısı sorumluluğu üzerimizden atmaktan başka bir işe yaramıyor gibi görünüyor. Temelde çok daha derin ve nesnel bir şiddet boyutu norm oluşturmaya ve normal toplumsal işleyişte varlığını sürdürmeye devam ediyor. Bu şiddet yapısını ifşa edip onunla yüzleşmeden şiddet meselesi üzerine gerçek bir çözüm üretmek mümkün değil. Bu da sorumluluk almayı gerektiriyor. Normalin şiddeti ya da nesnel şiddet gündelik yapıp etmelerimizi belirleyen normlarda görünmez hale geliyor ve onun sorumluluğunu askıya almamızı mümkün kılıyor. Dolayısıyla şiddet üzerine felsefi bir düşünme bize şunu gösteriyor: Şiddet, başkalarının bize uyguladığı aktüel ya da potansiyel bir tahakkümden ziyade hepimizin normal yaşamımızda ürettiğimiz ve yeniden ürettiğimiz kökensel bir unsurdur. Şiddet üzerine bu kökensel sorumluluğu almaksızın şiddet meselesini çözmeyi beklemek naif bir iyimserlikten başka bir şey olmayacaktır.



Peki bu sorumluluğu nasıl alabiliriz: Bu noktada Zizek’in nesnel şiddeti dilsel ve simgesel şiddet olarak ikili bir yapı olarak tanımladığını hatırlatmakta fayda var. Dil kuşkusuz bizim toplumsal ilişkileri kendisi yoluyla kurduğumuz ve yönettiğimiz oldukça önemli bir araçtır ancak aynı zamanda dil toplumsa yapıda kurucu bir role sahiptir. Biz dil yoluyla sadece toplumsal ilişkiler kurmuyor normlar da belirliyoruz. Üstelik bunu yaparken dilin kurucu ve zorunlu özelliği olan bir ötekileştirme yapısını işletiyoruz. Ben kendimi toplumsal yapıda “ben” olarak tanımlarken bir takım kodları kullanıyor ve kendimi tanımlıyorum. Örneğin kendimi heteroseksüel bir erkek olarak tanımlıyorum. Böylece benim açımdan normal olanın bu olduğunu da iddia etmiş oluyorum. Heteroseksüel bir erkek olarak diğer cinsel yönelimlerin bana benim benimsediğim cinsel yönelim kadar normal gelmesi mümkün değildir. Dolayısıyla her toplumsal ilişki sadece beni ötekine ve onun benim üzerimdeki etkisine açık kılmıyor ötekini de öteki olarak tanımlamamı, ötekileştirmemi zorunlu kılıyor. İşte bu noktada toplumsal bir fail olarak yapabileceğim farklı alternatifler önümde beliriyor. Bu ötekileştirmeyi tamamen görmezden gelebilir böylece benim gibi olmayanın toplumsal yaşamdaki varoluşuna kayıtsız kalabilirim ya da bu gerçekleştirdiğim ötekileştirmenin yaratması muhtemel şiddetin sorumluluğunu almak için bir şeyler yapmam gerektiğine dair içsel bir farkındalığa sahip olabilirim. İşte nesnel şiddete dair felsefi farkındalık bizi norm oluşturan bu dilsel ve sembolik şiddetin sorumluluğunu almaya yönelik sürekli uyanık tutması bakımından elzemdir. Toplumsal bir fail olmak, kendimizi bir birey olarak öne sürdüksek bazı şeyleri normal bazı şeyleri ise anormal olarak tanımlamayı zorunlu kılmaktadır. Eğer ben ateist, teist ya da deist bir dini tavra sahipsem seçtiğim dini yönelim ile diğerleri arasında hiçbir fark olmadığını iddia edemem. Dolayısıyla her cinsel, dinsel, siyasi vs. yönelimlerin tamamen normal olduğunu, bunlar arasında hiçbir fark olmadığını iddia etmem toplumsal bir birey olarak sahici olmayan, edilgen bir tavır olarak benim sorumluluk almaktan kaçınmam anlamına gelecektir. Nesnel şiddeti üretmek ve beslemek toplumsal fail olmanın kaçınılmaz bir koşuludur. Toplumla kurduğumuz her ilişki bir ötekileştirmeyi, kendi yönelimini bir norm olarak öne sürmeyi zorunlu kılar. Nesnel şiddetten uzak durmaya çalışmak toplumsal olarak var olmayı reddetmekle özdeştir, bu da imkansızdır. O halde her türlü yönelimin normal olduğunu iddia etmek edilgen bir konformizmi benimsemek olacaktır. Yapılması gereken bu nesnel şiddeti fark ettikten sonra ondan uzak durmaya çalışmak değil bu zorunlu şiddetin sorumluluğunu almaktır. Bu da ötekileştirdiğimiz her yönelimin hakkını en az benimki kadar savunmayı gerektirir. Heteroseksüel bir erkek olarak diğer cinsel yönelimlere sahip bireylerin uğradığı tüm öznel şiddet eylemleri karşısında sesimi en çok ben çıkartmalıyım. Üstelik bunu tamamen içsel bir sorumluluk duygusuyla kendi yarattığım zorunlu nesnel şiddetin neden olması gereken vicdan azabının verdiği motivasyonla yapmalıyım.



Şiddete felsefi bir bakış açısıyla yaklaşmak nesnel şiddetin kaçınılmazlığını, toplumsal bir fail olarak nesnel şiddete bulaşmamış, bu şiddeti yeniden üretmemiş hiçbir sosyal edim, rol ya da statünün olmadığını fark etmemize neden olacaktır. Sadece bu farkındalık şiddet meselesine ilişkin gerçek ve içsel bir sorumluluk duygusu duymamızı mümkün kılar. Öznel şiddete ilişkin gerçek etkili çözüm önerileri de ancak bu nesnel şiddete dair farkındalığın yarattığı sorumluluğun verdiği motivasyonla öne sürülebilir.<



Yazar: Evren Erman RUTLİ





Biyografi


Evren Erman Rutli. Kocaeli’de dünyaya geldi (1983). İlk ve orta öğrenimini Kocaeli’de tamamladıktan sonra Gazi Üniversitesi felsefe bölümünden mezun oldu (2008). Aynı yıl Erciyes Üniversitesi felsefe bölümünde araştırma görevlisi olarak göreve başladı. Yüksek lisansını “Max Horkheimer ve Theodor Adorno’da Kültür Endüstrisi Kavramı” başlıklı teziyle tamamladı (2011). “Eleştirel Teori Üzerine Bir Yapısöküm Denemesi” başlıklı teziyle felsefe doktoru unvanını aldı (2015). Erciyes Üniversitesi’nde doktor öğretim üyesi oldu (2015). Evli ve bir çocuk babası olan Evren Erman Rutli hâlen Erciyes Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak çalışmalarına devam etmektedir.


Dr. Öğr. Üyesi Evren Erman RUTLİ

Evren Erman RUTLİ | 27.01.2026 16:38


Etiketler


Bir Yorum Bırakın

Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir.

0/250 karakter

Yorumlar


Henüz hiç yorum yazılmamış.