Jacques Derrida Yapısökümün İzinde: Kendi Yapısını Sökebilir Mi?
Yapısökümün yapısı sökülemez. Çünkü yapısöküm bir yapı üretmez. Yapısöküm varolan yapılardaki karşıtlıkları, görünmez olan şiddeti açığa çıkarır. Yapısökümün ne olup ne olmadığını incelediğimizde yapısökümün bir yapı üretmediği ve varolan yapıları ifşa ettiği açıklığa kavuşturulacaktır.
Derrida “Japon Dosta Bir Mektup” eserinde yapısökümün ne olduğu ya da ne olmadığı hususunda bizleri aydınlatır. Derrida ilk olarak yapısökümün ne olmadığı ya da ne olmaması gerektiğini şu soru ile sorgular: “Yapıçözüm ne değildir ya da daha çok ne olmamalıdır?” Derrida yapısökümün tek bir anlamını düşünmememiz hususunda bizleri uyarır. Ona göre yapısöküm yıkmaktan çok, bir bütünlüğün nasıl yapılandığını anlamak ve bu anlamlandırma için bu bütünü yeniden yapılandırmaktır. Yapısöküm ne bir çözümleme ne de bir eleştiridir. Aynı zamanda yapısöküm bir yöntem de değildir ve bir yönteme de dönüştürülemez. Yapısöküm bir edim ya da bir işlem de değildir. Derrida’ya göre, “yapısöküm X’tir ya da X değildir” tarzındaki her cümle yanlıştır. Derrida bunu şu şekilde açıklar: “Yapıçözüm ne değildir? Her şey! Yapıçözüm nedir? Hiçbir şey!” Aynı zamanda yapısöküm bir indirgemeyi de ifade etmez. Ona göre indirgemeci yaklaşım, karşıtlıklar üzerinden kurulan yapılar, mutlaklaştırma fikri ve öncelik tanıma gibi diğer kavramlara üstünlük sağlayan bütün yöntemlerin yapısöküme tabi tutulması gerekir. Bu anlamda Derrida, felsefesini süregiden indirgemeci anlayışa karşı konumlandırır. O, bir terimi tanım çerçevesi içerisinde dile getirmeyi doğru bulmaz. Derrida felsefesinde yapısöküm terimi herhangi bir tanım çerçevesinde ya da bir kesinlik içerisinde açıklanamaz. Çünkü tanımın düşünmeyi sona erdiren, kesinlemeler üzerine kurulu olan ve önceden kabule dayalı olan bir yapısı vardır. İşte tam da bu sebeplerden ötürü Derrida yapısökümü açıklamaya “yapısöküm nedir?” tarzında klasik bir soru yönelterek başlamaz. Bu soruyu yöneltmek demek mevcudiyet metafiziğinin köktenci anlayışına yeniden dönülmesi demektir. O halde yapısökümün ne bir tanımı ne de bir yöntemi vardır. Çünkü yöntem dediğimizde şu anlaşılır: “amaçlar doğrultusunda izlenilen düzenli bir yol.” Fakat Derrida felsefesi herhangi bir amacı ya da bir belirlenimi bünyesinde barındırmaz. Dolayısıyla şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: “Yapısöküm bütün ön yargıların, amaçların, belirlenimlerin, sınırlandırmaların ötesinde serbest, baskısız ve özgür bir okuma tarzıdır. Yapısökümü ancak bir metin okuma stratejisi ya da tarzı olarak açıklayabiliriz.” O halde yapısöküm tüm belirlenimlerin ötesinde olan, belirli bir amacı olmayan, özgür bir stratejidir. Yapısöküm var olan yapıları ifşa eden, o yapıların farklı bir şekilde kurulumunu açığa çıkaran, mevcut yapılardaki karşıtlıkları gözler önüne sererek oradaki görünmez olan şiddeti açığa çıkaran bir özelliğe sahiptir. Dolayısıyla yapısöküm mevcut yapıların yapısını sökmektedir. Yapısöküm bünyesinde bir yapı barındırmadığı için yapısökümün yapısı sökülemez.
Taşımış olduğu özellikleri ile yapısöküm différance’ın özgür oyununa olanak sağlar. Différance hem fark hem de erteleme anlamlarını içerir. Yapısöküm ise iki aşamadan oluşur: “İlk olarak metinde ikincil ve dışsallaştırılmış kavramlar ya da yapılar belirlenmekte ve yıkılmaktadır. Sonrasında ise bu kavramlar ya da yapılar bir merkez fikrinin dışında kalarak yeniden kurulmaktadır. Yani yapısöküm hem yıkımı hem de yeniden oluşumu bünyesinde barındırmaktadır. Bu bakımdan yapısöküm sürekli yeni yapılar imkanını canlı tutmak için, başka deyişle différance oyununun devamı için işleyen bir yapı sökme edimidir. Derrida bu anlamda mevcudiyet metafiziğinden farklılaşır. Artık yapısöküm ve différance ile birlikte (mevcudiyet metafiziğinde var olan yapılarda olduğu gibi) bir kesinlik ve bir hakikat arayışı varlığını yitirir. Anlam belirsiz, sürekli ertelenen, bir hale dönüşür. Yapısökümsel metin okuma tarzı bize hemen hüküm vermemeyi ya da bir anlatı karşısında hemen kesin kararlara ulaşmamayı öğretir. Dolaysıyla yapısökümsel metin okuma tarzı tam olarak bir “kararverilemezliktir.” Kararverilemezlik, her kararın başka türlü olma olasılığını saklar. Bu anlamıyla yapısökümde bir ön kabul veya doğal olanın ön plana çıkarılması mümkün değildir. O daima metindeki bilinmezlere doğru yönelim içerisindedir.
Öte yandan Derrida yapısökümle bağlantılı olarak iz teriminden bahsetmektedir. İz hem var olma hem de silme edimini barındırır. Bu kavramı yakalamak çok zordur ve aynı zamanda olanaksızdır. Çünkü her siliniş kalan bir iz olarak varlığını devam ettirir. İz silinip atılamayan, kazılıp atılamayan bir şey olarak kendisini bize sunar. İz de tıpkı différance gibi kendisini daima erteler. İz ve différance’ın bu birlikteliği ve benzerliği Derrida felsefesi için önem içerir. Bu benzerlik ve yapısökümün bu iki terime olanak tanıması metinde var olan şifrelerin çözülmesini mümkün kılacaktır. Dolayısıyla var olan yapılardaki temelsizlik ve keyfilik gün yüzüne çıkarılacaktır. Bu sayede artık bir metne ya da bir yapıya mevcudiyet metafiziğinden farklılaşarak bir yaklaşım sergilenecektir. Derrida bize bu farklılığı sağlayan ve bize bu imkânı tanıyan bir filozoftur.
Görüldüğü üzere Derrida, tespit ettiği hatalara düşmeden felsefesini oluşturmaya çalışmıştır. Bu açıdan Derrida’nın yapısökümü açıklama tarzı mevcudiyet metafiziğinin dışında bir açıklama tarzıdır. O, yapısökümsel okuma stratejisini yapı içeren metinlere uygulamış ve o metinlerin farklı bir şekilde kurulumunu göstererek mevcut yapılardaki görünmez, keyfi ve temelsiz olan şiddeti açığa çıkarmıştır. Derrida bu stratejiyi ile birlikte görmezden gelinen ve şiddet uygulanan kavramların ön plana çıkarılmasını ya da diğer ön plana çıkarılan kavrama şiddet uygulanmasını talep etmez. O sadece var olan yapıların ve karşıtlıkların farklı bir şekilde de kurulabileceğini göstermek ister. Bu nedenden dolayı batı metafiziği tarihinde birçok filozofun metinlerini yapısökümsel metin okumaya tabi tutmuştur. Örneğin; Platon, Saussure, Rousseau, Lévi-Strauss, Nietzsche, Heidegger, Levinas… Şimdi Derrida’nın bu filozoflara uygulamış olduğu yapısökümsel okuma tarzına açıklık getirelim ve onun felsefesinin mevcut yapılardan farkını ortaya koyalım. Böylelikle yapısökümün yapısını sökmüş olduğu şeyin ne olduğunu ve yapısökümün yapısının sökülemeyeceğini detaylandıralım.
Derrida’ya göre Platon, hem mevcudiyet metafiziğine aittir hem de bu metafiziğin kurucu unsurlarından biridir. Platon felsefesi, mevcudiyet metafiziğindeki kurgusallığın başlangıcıdır. Derrida Platon’un Phaidros eserini yapısökümsel okumaya tabi tutar. Phaidros eserinde ise temel olarak odaklandığı kısım söz ve yazı karşıtlığıdır. Eserdeki diyaloglarda söz bir ilaç, deva olarak nitelendirilirken, yazı bir zehir, baştan çıkarıcı olarak nitelendirilir. (pharmakon) Sözü değerli kılan ve ona bu önemi veren şey ise sözün doğal ve canlı olmasıdır. Yazı ise tam tersine yapay ve cansız olan, sonraya bırakılan bir özelliğe sahiptir. Yazı diyalog boyunca sorgulanır ve onun ne olup ne olmadığına dair cevaplar verilir. Yazının değeri ve ahlaki boyutu araştırılır: “Yazmak yakışık alır mı? Yazar saygıdeğer bir kişi midir? Yazmak hoş kaçar mı?” Söz ve yazı hakkındaki görüşler diyalogta bir hikâye ile açıklanır: “Tantı Theuth yazının mucididir ve bir gün Mısır’a hâkim güç olan Kral Thamus’a yazıyı sunar. Bulmuş olduğu bu sanatı Mısır halkına öğretmek ister. Kral Thamus, Tanrı Theuth’u dinler ve yorumlarda bulunur. Tanrı Theuth’a göre yazı “Mısırlıları daha bilge yapacak ve onların hafızalarını güçlendirecektir.” Fakat Kral Thamus bu görüşe katılmaz ve yazıyı zararlı ve tehlikeli olarak görür. Çünkü Kral Thamus’a göre yazı hafızayı güçlendirmenin tam tersine onu köreltir ve tembelleştirir. Yazıya başvurmak sadece hatırlama amaçlı olmalıdır. Yazıya duyulan güven insanı bilgelikten uzaklaştırır ve onu cahilliğe sürükler.” Kral Thamus, Tanrı Theuth yazıyı ona sunmadan önce yazıyı bilmemektedir. Fakat bu bilmeyiş onun krallığına zarar vermez. Thamus bu sunuşu geri çevirmez fakat yazının tehlikelerini açığa çıkararak yazının değerini düşürür. Thamus’a göre ilaç olarak sunulan yazı bir panzehir değil, zehrin tam kendisidir. Yazı namevcudiyetliği bünyesinde barındıran bir unsurdur. Yazı şimdi ve burada olmayan, erteleme anlamını içeren bir yapıya sahiptir. Bu özelliği ile de Thamus onu söz karşısında güçsüz ve tehlikeli kılar. Yazının bu anlamından dolayı Thamus yazıyı saygınlıktan düşürür ve değersiz bir konuma getirir. Onun için değerli olan şimdi ve burada olan, canlı olan sözdür. Logos’un, sözün mevcudiyetle olan ilişkisi doğal bir ilişkidir.
Derrida söz ve yazı arasında kurulan bu karşıtlığa yapısökümsel metin okuma stratejisi ile yaklaşır. Ona göre, Phaidros diyaloğu ve onun ekseninde oluşturulan mevcudiyet metafiziği, yazının karşısında söze değer vererek, aslında yazıya şiddet uygulamaktadır. Kurulan bu kurgu keyfi ve temelsizdir. Derrida’ya göre bellek denilen şey ancak yazı ile mümkündür. Yazı belleğin kurucu öğesidir. Bir şeyi hatırlayabilmemiz için ilk önce onu unutmamız gerekmektedir. Unutmak ve hatırlamak belleğin işlevlerindendir ve unutmak belleğe yazı ile gelmemiştir. Tam tersine belleğin unuttuğu bir bilgi yazı ile tekrar edilir ve hatırlanır. Burada temel hata; belleğin unutma özelliğinin yok sayılmasından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla mevcudiyet metafiziği yazının işlevi konusunda yanılmaktadır. Yazı ve söz arasındaki ilişki bu şekilde kurulduğunda ne yazı ne de söz artık değersiz değildir.
Derrida Saussure felsefesine de yapısökümsel tarzda yaklaşır ve ilk Saussure’ün “gösterge” kavramını ele alır. Saussure’e göre dilsel gösterge nedensizdir. Yani gösteren ve gösterilen arasında zorunlu bir bağ yoktur. Gösteren ile gösterilen arasında doğal olmayan ama uzlaşımsal olan bir bağ mevcuttur. Dilin uzlaşımsal göstergelerden oluşması ve de dilsel göstergenin nedensiz olması yapısökümcü okuma tarzına açılan kapıdır. Dolayısıyla Saussure felsefesi ile fark kavramı açığa çıkar ve Derrida bundan esinlenerek mevcudiyet metafiziğini sorgular. Fark kavramı ile bir başlangıç ve bir son fikri ortadan kalkar. Gösterge kavramına yüklenen anlamlar Derrida’yı düşünsel açıdan zenginleştirmiş olmasına rağmen, Derrida gösterge kavramının bir noktada bırakılması gerektiğini düşünür. Çünkü Saussure gösterge kavramını açıklarken “Göstergeye gelince: Bu sözcükle yetiniyoruz, çünkü gündelik dil başkasını esinlemedi bize” der. Fakat gündelik dil masum ve yantutmaz değildir. Bu dil mevcudiyet metafiziğinin dilidir. Bu açıdan gündelik dilden kopamayışın etkileri Saussure felsefesinde görülecektir. Dolayısıyla her ne kadar fark kavramıyla mevcudiyet metafiziğinden bir kopuş sergilese de, tamamen bir kopuş gerçekleşmediği gösterge kavramın etkileri ile ortaya çıkacaktır. Çünkü Saussure gösterge kavramından yararlanmaya, onu kullanmaya devam ettiği ölçüde bu geleneği onaylamaktan kaçınamamıştır. Fakat Derrida hem gösterge kavramını kullanarak mevcut yapıların eleştirisini yapar hem de gösterge kavramını bir noktada sınır dışı bırakarak gelenekten farklılaşır.
Saussure’un gelenekten kopamayışının etkilerini söz ve yazı hakkındaki görüşleri üzerinden açıklayabiliriz. Saussure felsefesinde de Platon’un felsefesinde olduğu gibi söz ayrıcalıklı bir konumdadır. Yazı bu sistem içerisinde var olsa da, sözün üstünlüğü unutulmamalıdır. Yazı doğal ilişkinin tersine çevrilmesidir. O yapaydır, dışsaldır, ikincildir, değersizdir, donuktur, yabancıdır, tehlikelidir ve sözün temsilinden ibarettir. Yazı dilin bulanıklaşmasına sebep olur, yanıltıcı ve kusurlu bir yapıdadır. Saussure’e göre, “yazı da, bir halde dondurulup doğal dilin canlı tarihinden kaçırılmak istenen bütün yapay diller gibi, ucubelikten pay alır. Doğal yoldan bir sapmadır.” Bu açıdan Saussure tercihini canlı olan sözden yana kullanır. Saussure de felsefesinde yazının tehlikelerine karşı bizleri uyararak sözü ayrıcalıklı bir konuma yerleştirmiştir.
Derrida’ya göre, sözün ayrıcalıklı konuma yerleştirilmesi sadece Platon ve Saussure felsefelerine değil, tüm mevcudiyet metafiziği tarihine sirayet etmiştir. O halde mevcudiyet metafiziği yazıya tepeden bakmıştır. Onu söz karşısında alçaltmış ve değerini düşürmüştür. Örneğin; Rousseau felsefesinde yazıyı bir ek, ilave olarak nitelendirmiştir. Lévi-Strauss ise, söz ve yazı arasındaki ilişkiyi ilkel bir halk üzerinden açıklar. İlkel halk yazıyı bilmez aynı Platon’un eserinde Kral Thamus’un yazıyı bilmemesi gibi… Bu halk birbirlerine takma isimler takar ve gerçek isimleri bir sırdır. Fakat bir gün dışardan bir yabancı gelir ve oyun oynayan çocukları izlemeye başlar. Çocuklar bu sırada kavga eder ve kavga eden çocuklardan biri olan kız çocuğu onları izleyen yabancıya sır olan gerçek isimleri ifşa eder. Burada kız çocuğu olarak belirtilmesi oldukça ilginçtir. Yazı her zaman kadınla, söz ise her zaman erkekle bağdaştırılır. Yazı, kadın her zaman tehlikeli olarak algılanır. Bütün kurulan ilişkiler, bağlantılar hakikat olarak bizlere dayatılır. Fakat dayatılan bu hakikatlerin, yapılmış olan tüm adlandırmaların ya da kurulmuş olan yapıların tamamı temelsiz ve de keyfidir. Derrida gizil olan bu yapıları ifşa eder ve yeni bir kurulumun olanaklarını ortaya koyar.
Sonuç olarak, verilen örneklerden de anlaşıldığı üzere filozofların metinlerinde kurulmuş olan bir yapı, belirlenim ve kesinlik vardır. Hakiki olan canlı sözdür. Fakat Derrida felsefesini tüm bu belirlemelerin dışında tutarak, yeni anlamlara olanak tanıyarak oluşturur. Dolayısıyla Derrida felsefesi ne bir yapı ne de yeni bir oluşumdur. Derrida felsefesi bütün sınırların dışında özgür bir felsefedir. Bir kökene ya da bir geleneğe ait değildir. Bu açıdan Derrida yapısökümü açıklarken de bir tanım vermemiş ya da yapısökümün yöntemi şudur dememiştir. O halde yapısökümün zaten bir yapısı olmadığı için yapısı sökülemez. Yapısöküm var olan yapıları söker. Tıpkı Derrida’nın filozofların eserlerinde keşfetmiş olduğu yapıları, temelsiz karşıtlıkları ifşa etmesi gibi…
Arş. Gör. Esra Halıcı | 09.03.2026 17:50